Content feed Comments Feed

Fransa merkezli Revue L’Anticapitaliste, Marksist düşünür Michael Löwy ile Marx’ın ekolojiye ve ekolojik sorunlara yaklaşımına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi. Löwy, erken dönemdeki eksikliklerine karşın Marx'ın yazılarının doğa, kapitalizm ve servet oluşumu arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olabileceğini savunuyor.



-         - Birçok ekolojist Marx’ı eleştirmekte ve Marksistleri kızıl paradigmayı terk edip yeşil paradigmayı benimsemeye çağırmaktadır. Temel argümanları nelerdir?

Ekolojistlere göre Marx, İngiliz iktisatçı David Ricardo’nun izinden giderek, tüm değer ve zenginliğin kaynağını insan emeğine atfetmiş ve doğanın katkısını göz ardı etmiştir. Bu eleştiri bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktadır: Marx, emek-değer teorisini kapitalist sistemdeki değişim değerinin kökenini açıklamak için kullanır. Öte yandan doğa, değişim değeri değil kullanım değeri olan gerçek zenginliğin oluşumunda yer alır. Bu görüş, Marx’ın Alman sosyalist Ferdinand Lassalle ve takipçilerinin fikirlerine karşı kaleme aldığı Gotha Programının Eleştirisi (1875) adlı metinde çok açık bir şekilde ifade edilmiştir:

"Emek tüm zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da en az emek kadar kullanım değerlerinin kaynağıdır (ve elbette maddi zenginliği oluşturan da bunlardır!). Emeğin kendisi yalnızca doğanın bir gücünün, insan emek gücünün tezahürüdür"[1].

-         - Ekolojistler Marx ve Engels’i prodüktivizmle suçluyor. Bu suçlama haklı mı?

Hayır, çünkü hiç kimse kapitalist üretim mantığını, üretim uğruna üretimi, sermaye, servet ve meta birikimini kendi içinde bir amaç olarak Marx kadar kınamamıştır. Gerçek sosyalizm fikri -sefil bürokratik taklitlerinin aksine- kullanım değerlerinin, insan ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli malların üretimidir. Karl Marx’a göre teknik ilerlemenin en yüce amacı, malların sonsuz artışı (‘sahip olmak’) değil, iş gününün azaltılması ve boş zamanın artırılmasıdır (‘olmak’)[2].

Bununla birlikte, Marx ve Engels’in (ve hatta daha sonraki Marksistlerin) sermaye tarafından yaratılan endüstriyel üretim sistemini genellikle eleştirmedikleri ve ‘üretici güçlerin gelişimini’ ilerlemenin ana vektörü haline getirme eğiliminde oldukları doğrudur. Bu açıdan bakıldığında, ‘kanonik’ metin, Marx’ın belli bir evrimcilik, ilerleme felsefesi, bilimcilik (doğa bilimleri modeli) ve üretici güçlere ilişkin sorunsuz bir bakış açısıyla en çok damgalanan yazılarından biri olan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın (1859) ünlü önsözüdür:

"Gelişimin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girer [...]. Üretici güçlerin gelişim biçimleri nedeniyle bu ilişkiler onların prangalarına dönüşür. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. [...] Hiçbir toplumsal düzen, yeterli tüm üretici güçler geliştirilmeden önce yıkılmaz"[3].

Bu ünlü pasajda, mevcut üretici güçler sorgulanmaz ve devrimin tek görevi, onların sınırsız gelişimi üzerinde bir ‘ayak bağı’ haline gelen üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır.

Grundrisse’den alınan aşağıdaki pasaj, Marx'ın kapitalist üretimin ‘uygarlaştırıcı’ çalışmalarına ve doğayı acımasızca araçsallaştırmasına duyduğu eleştirel olmayan hayranlığa iyi bir örnektir:

"Böylece sermaye, burjuva toplumunu ve toplumun üyeleri tarafından doğanın olduğu kadar toplumsal bağın da evrensel olarak sahiplenilmesini yaratır. Sermayenin büyük uygarlaştırıcı etkisi buradan kaynaklanır; daha önceki tüm toplum aşamalarının insanlığın sadece yerel gelişmeleri ve doğa-tanrıcılığı olarak göründüğü bir toplum aşaması üretir. Doğa ilk kez insanoğlu için salt bir nesne, salt bir fayda meselesi haline gelir; kendisi için bir güç olarak tanınmayı bırakır ve özerk yasalarının teorik keşfi, ister tüketim nesnesi ister üretim aracı olsun, onu insan ihtiyaçlarına boyun eğdirmek için yalnızca bir hile olarak görünür"[4].

Kapitalizmin doğayla ilişkisine dair bu hâlâ eleştirel olmayan görüş, takip eden yıllarda aşılacaktı. Aslında Marx’ın (ve Engels’in) doğa üzerine yazıları tekdüze bir blok olarak değil, hareket halindeki düşünceler olarak görülmelidir. Genç bir Japon araştırmacı olan Kohei Saito’nun Karl Marx’s Ecosocialism (Karl Marx’ın Ekososyalizmi) adlı yeni kitabında ortaya konan argüman budur. Capitalism, Nature, and the Unfinished Critique of Political Economy (New York: Monthly Review Press, 2017) kitabında Saito, Marx’ın doğal çevre üzerine düşüncelerinin evrimini, bir öğrenme, düzeltme ve yeniden formüle etme süreci içinde göstermektedir.

Kuşkusuz, bazı konularda Marx’ın yazılarında müthiş bir devamlılık vardır. Bu durum özellikle insanlar ile toprak, yani doğa arasındaki kapitalist ‘ayrımı’ reddetmesi için geçerlidir. Marx, ilkel toplumlarda üreticiler ile toprak arasında bir tür birlik olduğuna inanıyordu ve burjuva toplumu tarafından yok edilen bu birliği daha yüksek bir düzeyde (olumsuzlamanın olumsuzlanması) yeniden kurmayı sosyalizmin önemli görevlerinden biri olarak görüyordu. Bu, Marx’ın hem ekolojik düşüncesinde hem de antropolojik çalışmasında modern öncesi topluluklara olan ilgisini açıklar -sırasıyla ‘bilinçsiz sosyalistler’ olarak gördüğü iki yazar olan Carl Fraas ve Franz Maurer’den yararlanır.

Ancak çevreyle ilgili çoğu soruda Saito, kayda değer değişikliklerin altını çizmektedir. Kapital’den (1867) önce Marx’ın yazıları kapitalist ‘ilerleme’ konusunda pek eleştirel değildi. Bu durum, burjuvazi tarafından ‘doğa güçlerine boyun eğdirilmesini’ ve ‘tüm kıtaların temizlenmesini’ öven Komünist Manifesto’da açıkça görülmektedir.

Değişimler 1865-66 yıllarında, Marx’ın tarım kimyacısı Justus von Liebig’in yazıları aracılığıyla toprağın tükenmesi ve insan toplumları ile doğa arasındaki metabolik bozulma sorunlarını keşfetmesiyle başlar. Bu, Kapital’in birinci cildinde (1867) ve tamamlanmamış diğer iki cildinde, kapitalist ‘ilerlemenin’ neden olduğu hasara çok daha eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmasına yol açtı.

Böylece, Kapital’in tarımla ilgili bazı bölümlerinde, gerçek bir ekolojik sorunsalın ortaya çıktığını ve kapitalist üretimcilikten kaynaklanan felaketlerin radikal bir eleştirisini görüyoruz. Marx, insan toplumları ile doğa arasındaki metabolizmanın kapitalist prodüktivizmden kaynaklanan bozulmasına dair bir tür teori ortaya koyar. ‘Riß des Stoffwechsels’ ya da ‘metabolik yarık’ (kelimenin tam anlamıyla ‘maddi mübadelede yarık’) ifadesi, Kapital’in üçüncü cildinin ‘Kapitalist Toprak Rantının Doğuşu’ başlıklı 47. bölümündeki bir pasajda geçer:

"Bir yandan, büyük toprak mülkiyeti tarımsal nüfusu giderek azalan bir minimuma indirir ve onu büyük kentlerde bir araya toplanmış, giderek artan bir sanayi nüfusuyla karşı karşıya getirir; bu şekilde, yaşamın doğal yasaları tarafından öngörülen bir metabolizma olan toplumsal metabolizmanın (Stoffwechsel) birbirine bağlı sürecinde onarılamaz bir yarık (unheilbaren Riß) yaratan koşullar üretir"[5].

İleride göreceğimiz örneklerin çoğunda olduğu gibi, Marx’ın dikkati burada da tarıma ve toprağın tahrip edilmesi sorununa odaklanmıştır, ancak bu sorunu daha genel bir ilkeye bağlamaktadır: insan toplumları ile çevre arasındaki maddi mübadele sisteminde (Stoffwechsel), yaşamın 'doğal yasaları' ile çelişen bir kopuş.

‘Metabolik yarık’ teması Kapital’in birinci cildindeki bir pasajda da yer almaktadır. Bu, Marx'ın sermayenin doğal çevre üzerinde yarattığı tahribatı en açık şekilde tartıştığı bir metindir; üretici güçlerin neden olduğu ‘ilerleme’nin çelişkilerine dair diyalektik bir vizyon ortaya çıkar:

“Kapitalist üretim [...] insan ve toprak arasındaki metabolik etkileşimi (Stoffwechsel) bozar... dolayısıyla toprağın kalıcı (dauernder) verimliliği için ebedi doğal koşulun işlemesini engeller. [...]

Dahası, kapitalist tarımdaki tüm ilerlemeler, yalnızca işçiyi değil, toprağı da soyma sanatındaki ilerlemelerdir; toprağın verimliliğini belirli bir süre için artırmadaki tüm ilerlemeler, bu verimliliğin daha uzun ömürlü kaynaklarını mahvetmeye doğru bir ilerlemedir. Bir ülke, Amerika Birleşik Devletleri örneğinde olduğu gibi, gelişmesinin arka planında büyük ölçekli sanayiye ne kadar çok geçerse, bu yıkım süreci de o kadar hızlı olur. Dolayısıyla kapitalist üretim, toplumsal üretim sürecinin tekniklerini ve bileşim derecesini, aynı anda tüm zenginliğin asıl kaynakları olan toprağın ve işçinin altını oyarak (untergräbt) geliştirir.”[6]

Bu metinde birkaç husus dikkat çekicidir: her şeyden önce, ilerlemenin yıkıcı olabileceği fikri, doğal çevrenin bozulması ve tahrip edilmesinde bir 'ilerleme'. Burada, işçilerin ve doğanın sömürülmesi ve bozulması, kapitalist sanayi ve tarımın gelişiminde hüküm süren aynı yağmacı mantığın sonucu olarak paralel bir şekilde yerleştirilmiştir.

Marx’ın, proletaryanın sömürüsü ile toprağın sömürüsü arasında kurduğu bu doğrudan ilişki, sermayenin egemenliğine karşı ortak bir mücadelede, sınıf mücadelesi ile çevreyi savunma mücadelesi arasındaki bağlantıyı düşünmek için iyi bir başlangıç noktasıdır.

Toprağın tükenmesinden sonra, Marx ve Engels tarafından sıkça bahsedilen diğer ekolojik felaket örneği ormanların yok edilmesidir. Bu, Kapital’de birkaç kez karşımıza çıkar:

“Uygarlığın ve genel olarak sanayinin gelişimi, ormanların yok edilmesinde her zaman o kadar etkin olmuştur ki, ormanların korunması ve üretimi için yapılan her şey bunun yanında tamamen önemsiz kalmıştır."[7]

Bu iki olgu -ormanların ve toprağın bozulması- analizlerinde birbirleriyle yakından bağlantılıdır.

-         - Marx ve Engels, sosyalist programı doğal çevre ile ilişkili olarak nasıl tanımlamaktadır?

İki düşünür de sosyalist üretimi genellikle kapitalizm tarafından geliştirilen üretim güçlerinin ve araçlarının kolektif temellükü olarak düşünmektedir: üretim ilişkilerinin ve özellikle de mülkiyet ilişkilerinin temsil ettiği “prangalar” bir kez ortadan kaldırıldığında, bu güçler herhangi bir engelle karşılaşmadan gelişebilecektir. Böylece kapitalist üretim aygıtı ile sosyalizminki arasında bir tür esaslı süreklilik olacak, sosyalizm her şeyden önce sermaye tarafından yaratılan maddi uygarlığın planlı ve rasyonel yönetimini içerecekti.

Örneğin, ilkel sermaye birikimi bölümünün ünlü sonuç kısmında Marx şöyle yazar:

“Sermayenin tekeli, onunla birlikte ve onun altında gelişen üretim tarzı üzerinde bir ayak bağı haline gelir. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması öyle bir noktaya ulaşır ki, kapitalist bütünlükleriyle uyumsuz hale gelirler. Bu bütünlük parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanları çalar. [...] Kapitalist üretim, doğal bir sürecin kaçınılmazlığıyla, kendi olumsuzlanmasını doğurur."[8]

Kaderci ve pozitivist determinizm bir yana, bu pasaj sosyalist perspektifte sermayenin ‘yanında ve altında’ yaratılan tüm üretim tarzını olduğu gibi bırakıyor, sadece üretimin maddi kaynaklarıyla ‘uyumsuz’ hale gelen özel mülkiyetin ‘bütünlüğünü’ sorguluyor gibi görünüyor.

Bununla birlikte, sosyalist programın ekolojik boyutunu dikkate alan ve bazı ilginç yollar açan başka yazılar da vardır. Marx’ın yazılarındaki bazı pasajlar, doğal çevrenin korunmasını sosyalizmin temel bir görevi olarak görüyor gibi görünmektedir. Örneğin, Kapital’in üçüncü cildi, toprağın güçlerinin sömürülmesine ve israfına dayanan büyük ölçekli tarımsal üretimin kapitalist mantığını, doğası gereği sosyalist olan başka bir mantıkla karşılaştırır: ‘toprağın sürekli ortak mülkiyet olarak ve birbirini izleyen insan nesilleri zincirinin varlığının ve yeniden üretiminin devredilemez (unveräußerlichen) koşulu olarak bilinçli ve rasyonel bir şekilde ele alınması (s. 949)’. Benzer gerekçeler birkaç sayfa önce de yer almaktadır:

“Bütün bir toplum, bir ulus ya da aynı anda var olan tüm toplumlar bir arada ele alındığında bile yeryüzünün sahibi değildir. Onlar sadece onun sahipleridir, onun yararlanıcılarıdır (Nutznießer) ve onu daha iyi bir durumda, ‘boni patres familias’ olarak sonraki nesillere miras bırakmak zorundadırlar.”[9]

İnsan faaliyetlerinin doğal çevresi sorununa gerçek bir duyarlılık gösteren başka örnekler bulmak zor olmayacaktır. Ancak Marx ve Engels’in genel bir ekolojik perspektiften yoksun oldukları da bir gerçek olarak durmaktadır.

Ekolojinin Marx ve Engels’in teorik ve politik aygıtlarında merkezi bir yer işgal etmediği doğru olsa da -çünkü ekolojik kriz henüz bugün olduğu gibi insanlık için hayati bir sorun değildi- Marx’ın ekonomi politik eleştirisini ve insan toplumları ile doğa arasındaki metabolizmanın bozulmasına ilişkin analizini dikkate almadan çağdaş zorluklara eşit eleştirel bir ekoloji tasarlamanın imkânsız olduğu daha az doğru değildir. Marksizmi ve onun meta fetişizmi eleştirisini görmezden gelen ya da küçümseyen bir ekoloji, kapitalist üretimciliğin ‘aşırılıklarını’ düzeltmekten öteye gidememeye mahkûmdur.

Marx ve Engels’in yazılarına dayanarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde John Bellamy Foster’ın öncülüğünde Paul Burkett, Brett Clark, Fred Magdoff ve diğer birkaç kişinin katılımıyla (ve Kuzey Amerika solunun en önemli yayınlarından biri olan Monthly Review’un desteğiyle), kendisini ‘metabolik yarık’ yaklaşımı olarak tanımlayan ekolojik bir Marksist hareket gelişmiştir. Bu yazarlar, bu boyutu abartma eğilimleri eleştiriye açık olsa da, modern komünizmin kurucularının çalışmalarındaki ekolojik boyutun yeniden keşfedilmesine önemli bir katkıda bulunmuşlardır.

Marx ve Engels’in kapitalizme, değerin kör mantığına, insanların ve doğanın sermaye birikiminin zorunluluklarına acımasızca boyun eğdirilmesine yönelik eleştirilerini dikkate almadan, gezegendeki yaşamın doğal temellerinin mevcut yıkım sürecine ekososyalist bir alternatif düşünmek mümkün değildir. Ve onların önerilerine atıfta bulunmadan komünist bir gelecek tahayyül edemeyiz: üretim araçlarının kolektifleştirilmesi, piyasa değerleri yerine kullanım değerlerinin üretimi, üretim ve tüketimin demokratik planlaması. Ancak aynı zamanda 21. yüzyılın ekolojik sorunlarını da Marksist düşünceye entegre etmemiz gerekiyor: iklim değişikliğine karşı mücadele, fosil yakıtların ortadan kaldırılması, gereksiz üretimin büyük ölçüde azaltılması, yenilenebilir enerjilerin geliştirilmesi, pestisitlere/böcek ilaçlarına dayalı tarım endüstrisi yerine organik tarım, Güney ülkelerine olan ekolojik borcun tanınması vb. Çağımızın Marksistleri, Karl Marx’ın örneğini izlemelidir: diyalektik yöntemi kullanarak tarihsel değişimin ortaya çıkardığı yeni sorunlara tepki vermelidir.

 

[1] Karl Marx, The First International and After/Birinci Enternasyonal ve Sonrası (Londra: Verso, 2010), s. 341. Ayrıca bakınız Kapital, Cilt I (Londra: Penguin, 1976), s. 134: “Dolayısıyla emek, maddi zenginliğin, yani ürettiği kullanım değerlerinin tek kaynağı değildir. William Petty’nin dediği gibi, emek maddi zenginliğin babasıdır, toprak ise anasıdır.”

[2] ‘Sahip olmak’ ve ‘olmak’ arasındaki karşıtlık üzerine bkz. 1844 El Yazmaları, Karl Marx, Erken Dönem Yazıları (Londra: Penguin, 1975), s. 361: ‘Ne kadar az olursanız, yaşamınıza o kadar az ifade verirsiniz, ne kadar çok sahip olursanız, yabancılaşmış yaşamınız o kadar büyük olur ve yabancılaşmış yaşamınızdan o kadar çok biriktirirsiniz.’ Sosyalizmin temel dayanağı olarak boş zaman üzerine bkz: Kapital Cilt III (Londra: Penguin 1981), s. 959.

[3] Erken Dönem Yazıları, s. 426.

[4] Karl Marx, Grundrisse (Londra: Penguin, 1974), s. 409-10.

[5] Kapital Üçüncü Cilt, s. 949. ‘Metabolik yarık’ terimi John Bellamy Foster tarafından Marx's Ecology. Materialism and Nature/Marx’ın Ekolojisi. Materyalizm ve Doğa (New York: Monthly Review Press, 2001, s. 155-67) adlı önemli kitabında popülerleştirilmiştir.

[6] Kapital Birinci Cilt, s. 637, 638.

[7] Kapital İkinci Cilt (Londra: Penguin, 1978), s. 322.

[8] Kapital Birinci Cilt, s. 929. Bu pasajlarda ‘sosyalizm’ kelimesi geçmemektedir, ancak dolaylı olarak geçmektedir.

[9] ‘İyi Ev Sahipleri’; Kapital Üçüncü Cilt, s. 911.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/karl-marx-and-ecology adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

La Jornada gazetesinden Mario Patrón, Meksika yerlilerinin, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) öncülüğündeki ayaklanmasının 30. yıl dönümü dolayısıyla, bu süreci ve hareketin günümüzdeki durumunu özetle değerlendiren bir yazı kaleme aldı.


Ülke ekonomisi için felaketle sonuçlanacak olan 1994 yılının ilk gününde Meksika, baskıya karşı 500 yıllık bir direniş geçmişi olan yerli toplulukların umutlarını canlandıran devrimci rüzgârlarla sarsılarak uyandı, Güneydoğu dağlarından doğan güçlü bir protesto çabasının Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) silahlı ayaklanmasında ifadesini bulduğunu gördüler; tam da Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nın yürürlüğe girdiği gün, ülkedeki yerli toplulukların dışlanmasını sürdüren güçlerin güncellenmiş bir cisimleşmesi olarak ortaya çıktı. Aradan 30 yıl geçti ve bu mücadele bugüne kadar direnerek devam etti.

EZLN ayaklanmasından bu yana geçen 30 yıllık tarihi toparlamak hiç de basit değil. Direnişin büyüklüğünün, anlatısının tonunun ve eylemlerinin ağırlığının çeşitli geçişler yaşadığı otuz yıl. Bu 30 yıl boyunca değişmeyen şey, insanların haklarının, özerkliklerinin ve onurlarının tam olarak tanınması için verilen mücadelenin geçerliliğidir. Zengin tarihi; 1994'teki şaşırtıcı silahlı ayaklanma ve Chiapas’ta beş belediye koltuğunun ele geçirilmesi, hükümetle yapılan arabuluculuklar, Zapatista isyancı özerk belediyelerinin (Marez) kurulması, Ulusal Yerli Kongresi'nin oluşturulması, San Andrés, Lacandon Ormanı’nın çok sayıda bildirisi, Zapatista ‘caracoles’ ve iyi yönetim kurullarının oluşturulması, 2006’da Öteki Kampanyası’nın tanıtımı ile sürmektedir; ağlarında yayınlanan güçlü konuşmalar ve açıklamalar, sanatsal festivaller, mücadele eden kadınların uluslararası toplantıları, yerli hükümet konseyinin oluşturulması ve 2018’de Marichuy’un bağımsız ön adaylığı ve Avrupa’da Yaşam Turu ve diğerleri. Özellikle insan hakları gündeminde ve yerli halkların ulusal ve küresel düzeydeki mücadele ve direnişlerinde umut ufuklarına işaret eden eylemler.

Meksika’da Zapatismo’nun tarihsel değeri, EZLN hareketinde gündeminin aciliyetini, özellikle de ülkenin siyasi ve demokratik projesinin yaşayabilirliği ve uygunluğu için topluluk ve yerli haklarının temel merkeziliğini yinelemek için güçlü bir dürtü bulan insan hakları mücadelesinin sağlamlaştırılmasından ayrı tutulamaz. Dolayısıyla, yerli belediyelerde özerk yönetimlerin tanınması, gelenek ve göreneklere saygı, alternatif ve toplumsal adalet mekanizmaları ve hatta insan haklarının anayasallığını tanıyan 2011 anayasa reformunun kendisi gibi gelişmeler, Zapatista hareketinin sadece bölgesel direniş olarak değil, aynı zamanda ülke içinde ve dışında direniş ve halk hareketlerinin bir eklemleyicisi olarak başardıklarının meyveleridir.

Ancak 30 yıl sonra, Zapatista toplulukları bugün sadece devletin silahlı güçlerinin ve otuz yılı aşkın süredir kendilerine karşı faaliyet gösteren paramilitarizmin tehdidiyle değil, aynı zamanda organize suçun artan bölgesel kontrolü ve özellikle son aylarda Chiapas bölgesine musallat olan karteller arasındaki mücadelelerle de karşı karşıyadır. Chiapas’taki şiddet olaylarından kaynaklanan mevcut yerleşik taşkın kimseyi şaşırtmamalıdır zira EZLN son yıllarda suç gruplarının kendi topraklarındaki ilerleyişi konusunda ısrarla uyarılarda bulunmuştu. Dolayısıyla, devletin eylemsizliği ve bunun sonucunda Chiapas’ta şiddetin neden olduğu toplumsal ayrışma, ülke genelindeki pek çok hareketin yankı ve ilham bulduğu oluşumdaki çoklu direniş hareketlerini dağıtmak için büyümesine izin verilen beklenen bir senaryo gibi görünüyor.

Makro-kriminal şiddetin bu endişe verici tırmanışı, EZLN tarafından kısa süre önce açıklanan, Marez ve iyi yönetim kurullarının ortadan kalktığı ve iktidarın yerel özerk yönetimlere devredildiği sivil yapılarında değişiklik yapılmasına ilişkin değişikliklere yol açtı. Açıklamalarında duyurdukları üzere bu değişiklikler Zapatista özerkliğinin yapısını etkilememekte, ancak her gün silahlı saldırılar, adam kaçırmalar, zorla askere alma, kira ücretleri, ablukalar ve diğer şekillerde karşılaşılan şiddet karşısında halklarını ve topluluklarını daha iyi savunmayı amaçlayan tedbirlerdir.

Bununla birlikte, Chiapas’taki şiddet ortamı, kendisini zayıflatmaya yönelik sayısız çabayla karşı karşıya kalmış, buna rağmen Meksika’nın ezilen halklarının özgürlüğü, özerkliği ve onuru mücadelesinde canlı bir referans olarak varlığını sürdürmüş çetin, bazen de inişli çıkışlı bir mücadelenin 30. yıl dönümünün umutla anılmasını engellememektedir. Zapatista ayaklanmasından 30 yıl sonra, mücadeleleri hâlâ geçerliliğini korumakta ve onurları, sadece yasal aksesuarlar ve seçim yöntemi olarak değil, sosyal bir gerçeklik olarak anlaşılan insan hakları ve esaslı demokrasi süreci için yeni ufuklar aydınlatmaya devam etmektedir. Pek çok katkı elde edilmeli ve bu 30. yıl dönümü, günümüzde otantik direniş biçimlerini yeniden düşünmek, EZLN’nin mücadelesinden öğrenmek, taktiksel arabuluculuklarını ve stratejik bahislerini değerlendirmek ve hepsinden önemlisi, beş yüz yıl sonra direnmeye ve ülkenin karar alma süreçlerinde söz hakkı talep etmeye devam eden yerli halkların ve toplulukların eklemlenmesini güçlendirmek için çok fazla düşünmeye teşvik etmelidir.

 

https://www.jornada.com.mx/noticia/2023/12/28/opinion/ezln-a-30-anos-del-levantamiento-9038 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Siyaset teorisi alanında çalışmalar yürüten Bologna Üniversitesi (İtalya) Öğretim Görevlisi Sandro Mezzadra, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren düşünür ve politik teorisyen Toni Negri’nin ardından, Il Manifesto gazetesi için bir yazı kaleme aldı.



Öldüğü gün Toni hakkında yazmak çok zor. En azından benim için zor. Zihnimde çok fazla görüntü birikiyor: birlikte geçirdiğimiz tatiller, Latin Amerika gezileri, sonsuz toplantılar ve tartışmalar, ama aynı zamanda kitaplarının ilk okumaları, doğal olarak “Il Dominio e il Sabotaggio” ve ardından 7 Nisan 1979 duruşmalarından hemen sonra “Dall'operaio massa all'operaio sociale”. Okuldan eve dönerken televizyondan Kızıl Tugaylar'ın liderinin tutuklandığını öğrendiğim o günü çok iyi hatırlıyorum.

Duruşmalardan sonra "Calogero teoremi" olarak sunulan şeyden geriye hiçbir şey kalmadığı iyi bilinmektedir. Ancak geriye, Toni'nin yüzlerce yoldaşıyla paylaştığı kırık hayatlar ve bitmek bilmeyen önleyici gözaltı yılları kaldı.

Burada Toni'nin çok kişisel ve kuşkusuz tamamen taraflı bir ilk portresini çizmek istiyorum. Bunu, en azından benim gözümde onun benzersizliğini tanımlayan ve onu yıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde tanıştığım birçok radikal entelektüelden ayıran şeylerin altını çizerek yapacağım. Şimdilik onun kişiliğinin ve yaşamının her zaman dikkatimi çeken iki yönüne değinmek yeterli olacaktır.

Birincisi, tükenmez entelektüel ve siyasi merakıdır ki bu, yıllar geçtikçe daha da artmış olsa gerek. Elbette bunun tersinin olması, özellikle de arkasında önemli bir deneyim ve saygın bir entelektüel üretim olan kişilerin zaman içinde biriktirdiklerini yönetme konusunda kayıtsız kalmaları normaldir.

Toni'de bu hiç olmadı, tam tersi oldu. Merak, bilme arzusu, yeni şeyler öğrenme isteği hayatının son günlerine kadar ona eşlik etti. Ve eğer vurguladığı bir şey varsa, o da kendi çalışmalarının sınırlarıydı; arkadaşlarını ve meslektaşlarını durmamaya, yerleşik varsayımların ve paradigmaların ötesine geçmeye çağırıyordu. Dijital platformlar, kitlesel göçler, dünyadaki düzensizlikler hakkında konuşurken, Toni kendisine söylenenlerle (ya da okuduklarıyla) asla tatmin olmadı, her zaman daha fazlasını ve daha iyisini anlamak istedi.

İkinci yönü, yine doymak bilmeyen siyasi tutkusudur. Özellikle İmparatorluk'tan sonra, dünyanın dört bir yanındaki prestijli üniversitelere ve enstitülere ne davet ne de onurlandırma sıkıntısı vardı. Toni buna bazen kızgınlıkla, bazen de ironiyle bakıyordu, ancak akademik çevrelerdeki çatışmaları kesinlikle küçümsemiyordu.

Ama asıl dikkatini çeken, gerçek bir hareketle karşılaşma olasılığıydı: o zaman yüzündeki ifade ve sesinin tonu değişirdi, bu da ciddi olduğunun bir işaretiydi. Seksenli yaşlarını aşmış Toni'nin sosyal merkezlerin soğuk odalarında oturup saatlerce sınıf mücadelesinin aldığı yeni biçimler hakkında tartıştığını görmek, elbette yalnız yaşamadığım bir deneyim. Onun için bu normaldi: Onun çapındaki pek çok entelektüel için böyle olduğunu sanmıyorum.

Sonuçta bahsettiğim iki şey, Toni'nin komünist olarak adlandırdığı aynı arzunun iki yönünden başka bir şey değil. Benim merak dediğim şey, dünyayı dönüştürmek için onu anlamaya yönelik bir gerilimden başka bir şey değildi; bu gerilim, dünyanın içinden geçen eğilimlerin, ona damgasını vuran antagonizmaların ve sömürücü rejimlerin içinde ve onlara karşı oluşan öznelliklerin tanımlanmasına dayanıyordu. Ve gerçek hareketlerle karşılaştığı her fırsat onun için aynı zamanda bir bilgi fırsatıydı.

1960’lı yılların işçi mücadelelerine katılımıyla şekillenen Toni'nin bu politik doğası, Machiavelli, Spinoza ve Marx'ın eserleri tarafından tanımlanan eksen boyunca rafine edildi ve daha sonra son elli yılın hareketleriyle yüzleşirken sürekli olarak yenilendi ve zenginleştirildi.

Bana öyle geliyor ki, klasikliği içinde, yaşadığı hayatın tamamen politik ontolojisi olarak adlandıracağı şey, Toni'nin en değerli miraslarından biridir.

Otobiyografisinin üçüncü cildinin (Storia di un comunista/Bir Komünistin Hikâyesi) sonunda Toni ölümünden sakince bahsetmiştir.

Ancak, faşizmin yeniden dirildiğini gördüğü bir dünyayla karşı karşıya kaldığında daha az sakindi. Şu yorumu yaptı: "İsyan etmeliyiz. Direnmeliyiz. Hayatım gidiyor, 80 yaşından sonra mücadele etmek zorlaşıyor. Ama ruhumdan geriye kalanlar beni bu karara götürüyor."

"Yıkma ve özgürleştirme sanatında" kendisinden önce gelen birçok erdemli erkek ve kadın nesliyle ideal bir şekilde yeniden bağlantı kurarken, onu her zaman farklı kılan aklın iyimserliğiyle "ardından gelecek olanlardan" bahsetmeyi de unutmadı. Burada, bu sanatta, Toni'nin politik ontolojisi ortaya çıkıyor: ona değer vereceğiz ve onu uygulamaya devam edeceğiz.

 

https://ilmanifesto.it/una-vitale-passione-politica adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Jamie Stern-Weiner, İsrail-Filistin çatışmasında uzman isimlerden olan Mouin Rabbani ve Norman Finkelstein ile İsrail’in Gazze kuşatmasının birinci ayında, savaşın altında yatan siyasi dinamikleri konuştu. Rabbani ve Finkelstein, Biden yönetiminin, İsrail’in Gazze’yi yok etmesine verdiği desteğin yalnızca İsrail’e verdiği stratejik destekten değil, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının aynı zamanda ABD'nin bölgedeki hegemonyasına yönelik bir saldırı olduğu algısından kaynaklandığını savunuyor.

 


- 7 Ekim’den bu yana her ikiniz de İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısının kapsamını belirleyen üç kritik faktör tespit ettiniz. Birincisi, İsrail’in askeri kayıplar nedeniyle geniş çaplı bir kara harekâtına girişme konusundaki geleneksel isteksizliği. İkincisi, Hizbullah’ın müdahale tehdidi. Üçüncüsü, ateşkes için uluslararası ve özellikle de ABD baskısının düzeyi. Şimdi bu faktörlerin her biriyle ilgili olarak durumun ne olduğunu inceleyelim.

İsrail kara birlikleri Gazze’ye sınırlı saldırılarda bulundu ve kuzey bölgesini güneyden ikiye böldüğü bildirildi. Ancak toprak işgalini amaçlayan geniş çaplı bir işgal henüz başlatılmadı. Böyle bir şey görme ihtimalimiz var mı?

Muin Rabbani (MR): Bu kesinlikle mümkün ancak benim görüşüm en başından beri İsrail’in kapsamlı bir kara işgalinden kaçınacağı yönünde. Daha önceki çatışmalarda İsrail ordusu, çok etkili bir ölüm makinesi olmasına rağmen, özellikle kara savaşı söz konusu olduğunda, bir savaş gücü olarak çok daha az etkili olduğunu gösterdi. Bunun kanıtlarını sadece Gazze Şeridi’nde değil, Lübnan’da ve hatta bir dereceye kadar Batı Şeria’da da gördük; İsrail'in çok mütevazı silahlara sahip Filistinli mülteci kamplarına, kasabalara ve şehirlere defalarca düzenlediği saldırılar buralarda faaliyet gösteren milisleri ortadan kaldırmakta başarısız oldu.

Şu anda Gazze'de, bazı askeri analistlerin Orta Doğu tarihindeki en yoğun bombardıman kampanyası olarak tanımladıkları tam bir aya tanık olduk. İsrail ne yapıyor? Tüm mahalleleri yerle bir ediyor, sivil altyapıyı sistematik olarak tahrip ediyor, bir ortaçağ kuşatması uyguluyor, kısacası öncelikle sivil nüfusu hedef alarak tüm bir topluma saldırıyor. Gerçekten de İsrail basınında çıkan haberlere bakılırsa İsrail şu ana kadar Gazze'de Filistinli saha komutanlarından daha fazla Birleşmiş Milletler personeli öldürdü.

Bu bana, askeri hedefler doğrultusunda yürütülen bir askeri harekât gibi görünmüyor. Bu, İsrail’in 7 Ekim saldırıları için Filistinlilerden dayanılmaz bir bedel alma hedefini tatmin etmek için bütün bir topluma ağır bir kitlesel ceza verme seferi gibi görünüyor. Dolayısıyla bu yıkımı kapsamlı bir kara harekâtının başlangıcı olarak değil, bir alternatifi olarak görüyorum.

Norman G. Finkelstein (NGF): İsrail’in Gazze’deki soykırım kampanyasının üç bileşeni var. Bence hafife alınmaması gereken birincisi, saf intikamcı kana susamışlıktır. Geçenlerde 1831'de 60 beyazın oldukça vahşi bir şekilde öldürüldüğü Nat Turner köle isyanını okuyordum. İsyanın ardından Güney Amerika’daki beyaz nüfus galeyana geldi. Yaklaşık 120 Afro-Amerikalı rastgele öldürüldü ve 80’i de teknik olarak “yargılama” adı altında idama mahkûm edildi. Bu olayda da kana susamışlık, Gazze halkının İsrail ordusunu ve istihbaratını böylesine küçük düşürebilmiş olmasından kaynaklanan şaşkınlık ve şoktan kaynaklanıyor.

İsrail'in Gazze'deki ikinci hedefi “caydırıcılık kapasitesini”, yani Arap dünyasının kendisinden duyduğu korkuyu yeniden tesis etmektir. İsrail 7 Ekim’de büyük ve aşağılayıcı bir darbe aldı. Bu, Arap dünyasına İsrail’in bir zamanlar düşünüldüğü kadar ürkütücü bir düşman olmadığı mesajını verebilirdi. Elbette Hizbullah bu mesajı 2000 ve 2006 yıllarında zaten vermişti. Ancak Hamas gibi küçük, önemsiz görünen bir ordunun bile böyle bir darbe vurabildiğini kanıtlaması, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini yenileme ihtiyacını önemli ölçüde arttırdı. Ve İsrail, kara savaşı yürütemediği için caydırıcılık kapasitesini yeniden tesis etmenin yolu havadan olabildiğince çok ölüm ve yıkım yaratmaktır.

Üçüncü bileşen ise İsrail’in Gazze sorununa nihai bir çözüm getirme fırsatını yakalama çabasıdır. Bu durum en az 1992'de dönemin Başbakanı İzak Rabin’in, Gazze’nin “denize gömülmesi” arzusunu dile getirmesinden beri İsrail’in başına bela olmuştur. İsrailli planlamacıların başlangıçta Gazze’deki nüfusu Sina’ya sürmeyi umdukları şimdi oldukça açık görünüyor. Ancak bu olasılık Mısır Cumhurbaşkanı tarafından engellendi. Şu anda, İsrailli yönetici elitler arasında Gazze ile uzun vadede tam olarak ne yapmak istedikleri konusunda hala çok fazla belirsizlik olduğunu düşünüyorum.

Bu arada İsrail'in Hamas'ı yenmek için kapsamlı bir kara harekâtına girişmesine gerek kalmayabilir. Kuzey ve güney bölgelerini birbirine bağlayan tünelleri çökertmek ve yeraltındaki Hamas savaşçılarının havasız ve yiyeceksiz kalmasını beklemekten bahsediliyor.

- İkinci kritik değişkene dönecek olursak, Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah’ın geçen hafta yaptığı konuşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

NGF: Pek çok kişi bunu bir hayal kırıklığı olarak değerlendirdi ve bu bir hayal kırıklığıydı ancak Nasrallah söyleyebileceği en fazla şeyi söyledi. Yaptığı tek açıklama Hamas’ın yenilmesine izin vermeyecekleri yönündeydi. Nasrallah sözünün eri bir insan olma eğilimindedir, dolayısıyla bu ifadeye değer verilmesi gerektiğini varsaymak zorundayım. Hizbullah şu anda çarpıcı bir şey yapmayacaktır, ancak Hamas’ın mutlak yenilgisi yaklaşırsa bir şeyler yapabilirler.

MR: Bence Nasrallah’ın büyük bir konuşmayı sadece Hamas ve Gazze’nin kendi başlarına kaldıklarını ve kendisinin daha fazla müdahale etmeyeceğini ilan etmek için yapmadığı açık. Benzer şekilde Nasrallah’ın bu konuşmayı İsrail’e karşı tek taraflı bir savaş ilanı için kullanmasını beklemek de gerçekçi olmazdı. Başta Lübnan’daki durum olmak üzere her türlü faktörü tartmak zorunda.

Nasrallah'ın konuşmasında bilfiil ifade ettiği şey, tüm seçeneklerin açık olduğu ve Norman’ın belirttiği hususlara ek olarak, Hizbullah’ın gelecekteki hamlelerinin İsrail’in nasıl davranacağına göre belirleneceğidir. Bazı gözlemci ve analistler bu temelde, süregelen aşamalı tırmanışın tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmesinin sadece bir zaman meselesi olduğu sonucuna varmıştır. Bu bana tamamen makul bir analiz gibi geliyor, ancak bu onu kaçınılmaz kılmıyor.

- Şimdi uluslararası resmi küçültelim. ABD’nin duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MR: ABD, sadece İsrail’e değil kendisine ve uluslararası rolüne de yönelik olduğunu düşündüğü 7 Ekim saldırısı karşısında şok oldu. İsrail’e koşulsuz askeri, siyasi ve diplomatik destek sağlayarak karşılık verdi. ABD, Washington’un kısıtlamaları olmaksızın “kendini nasıl savunacağına” İsrail'in karar vermesi gerektiği konusunda çok netti.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, başlangıçta İsrail’in Gazze Şeridi’ni etnik olarak temizleme arzusunu tamamen benimsedi ve pazarlamaya çalıştı. Belki de Washington’daki yankı odasında Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin Menendez skandalı nedeniyle baskı altında olduğu, IMF kredisine ihtiyacı olduğu ve yaklaşan başkanlık seçimleri nedeniyle Arapların Filistinlileri umursamadığı ve bu nedenle Blinken’in Gazze nüfusunun Sina’ya aktarılmasını önermesinin yeterli olacağı ve Batı yanlısı Arap hükümetlerinin “harika fikir, bunu gerçekleştirmenize nasıl yardımcı olabiliriz?” şeklinde yanıt vereceği görüşü vardı.

Sonra Blinken gerçeklerle yüzleşti. 1970’lerden bu yana Gazze Şeridi’nin sorumluluğunu hiçbir koşulda üstlenmemek Mısır’ın temel ulusal güvenlik ilkelerinden biri olmuştur. Bu da Sisi’nin Sina önerisini değerlendirmeye hazır olsa bile bunu Mısır’ın diğer kurumlarına ve güç merkezlerine dayatamayacağı anlamına geliyor.

Yakın zamanda Blinken’in bölgeye döndüğünü ve sanki seyahatinin asıl amacı Gazze’ye yardım girmesini sağlamakmış gibi “insani duraklamadan” bahsettiğini gördük. Ben gerçekten de tüm bunların dikkat dağıtmaya yönelik bir maskaralık olduğunu düşünüyorum. Bence Blinken’in şu anki görevinin asıl amacı İsrail’e zaman kazandırmak ve böylece bu çatışmada İsrail-Amerikan başarısı olarak gösterilebilecek en azından bir hedefe ulaşmasını sağlamak.

Ayrıca ABD’nin, İsrail’in karar alma mekanizmasındaki rolünün de arttığını görüyoruz. Biden yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasında zaten uzun süredir devam eden sorunlar vardı. 7 Ekim’den bu yana Beyaz Saray, Ulusal Güvenlik Konseyi, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’un İsrail’e baktıklarında kaos ve kargaşa içinde bir yönetim gördüklerini düşünüyorum. Gazze’de ulaşılabilir hedefleri olan net bir strateji formüle etmekten aciz bir yönetim. Bu nedenle Amerikalılar, İsrail’in yaklaşımına biraz akıl ve düzen getirmeye çalışmak için bir dereceye kadar İsrail’in karar alma mekanizmasını kontrol altına aldılar.

CIA direktörü William Burns bu hafta bölgeye geldi. Bence Blinken’in çabalarını tamamlamak için değil, onların yerini almak için orada olduğunu tahmin etmek akla yatkın. Yani ABD yönetiminde Biden, Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın bu krize verdiği tepkinin ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarına ve nüfuzuna büyük zarar verdiğini düşünen başka unsurlar da var.

Burns’ün İsrail’e mesajı ne olabilir? ABD’yi doğrudan bu çatışmanın içine çekme potansiyeline sahip önemli bir bölgesel tırmanışın eşiğinde olduğumuz. Bunu istemeyiz, özellikle de seçim yılında. Size verdiğimiz kayıtsız şartsız destekle seçmen tabanımız nezdinde önemli bir siyasi sermaye harcadık. Artık net ve ulaşılabilir hedefler tanımlamanın, bunlara ulaşmak için net bir zaman çizelgesi belirlemenin ve bunu başaramamanız halinde bir çıkış stratejisi oluşturmaya başlamanın zamanı geldi.

NGF: Bir tamamlayıcı yorum yapayım. ABD’nin “insani bir duraklama” istediği ama İsrail’in buna hayır dediği öne sürülüyor. Ben bunu tamamen mantıksız ve gülünç buluyorum. ABD, Akdeniz’e iki uçak gemisi gönderdi, İsrail’e 14 milyar dolar daha verdi, İsrail’i engelleyebilecek her türlü uluslararası eylemi engelliyor. Başkan Biden için İsrail’e talimat vermek çok kolay: Ben sana bir şey yap dersem yaparsın. Ancak her iki taraf da kamuoyunda ABD’nin “insani bir duraklama” istediği iddiasından belirli bir avantaj elde ediyor. İsrail’in yaptıklarına karşı uluslararası öfke arttıkça, ABD yardım etmek istiyormuş gibi davranıyor. Bu arada Netanyahu da İsrail’in ulusal çıkarlarını korumak için ABD’ye meydan okuyan güçlü adamı oynuyor.

MR: Gerçekten de öyle. Kriz, aynı zamanda İsrail’in askeri, siyasi ve diplomatik olarak ABD’ye ne kadar bağımlı olduğunu da en başından ortaya koydu. Reagan yönetimi İsrail’den Orta Doğu’da batmayan bir ABD uçak gemisi olarak bahsetmeyi severdi. Bence İsrail’in artık su alan bir römorkör olduğu ve su üstünde kalabilmek için gerçek ABD uçak gemilerine ihtiyaç duyduğu ortaya çıktı. Bunun, İsrail’in son yıllarda Washington’da başarıyla inşa ettiği her şeyi bilme ve her şeye kadir olma imajı açısından uzun vadede önemli sonuçları olacaktır.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/gaza-one-month-later-an-interview-with-norman-finkelstein-and-mouin-rabbani adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.   

Verso Libros editörü Simón Vázquez, Enzo Traverso ile “The Jewish Question: History of a Marxist Debate (Yahudi Sorunu: Bir Marksist Tartışmanın Tarihi)” kitabından yola çıkarak Yahudi sorunu, antisemitizm ve Siyonizm üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.



- Yahudi sorunu, 19. ve 20. yüzyılları kapsayan bir tartışma. Bu tartışma, şu anda solda devam ediyor mu yoksa sadece fikir tarihinde kalmış bir konu mu?

Bu tartışma, diğer pek çok tartışmayla birlikte, Marksizm tarihine ve dolayısıyla solun entelektüel tarihine aittir. Ulusal sorun ve diğer unutulmuş konular üzerine yapılan tartışmalar gibi, solun hafıza ve teorisinin arka planının bir parçasını oluşturdukları için yeniden keşfedilmeli ve yeniden yorumlanmalıdırlar.

Örneğin bugünün Katalonya’sında siyasi bir çözüm aramak için kitabımı okumanın çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Ama aynı zamanda Katalanların bu tür sorunların başka bağlamlarda ve zamanlarda da var olduğunu ve solun bunları çözmeye çalıştığını bilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Yani tartışma şuydu: bir ulus nasıl tanımlanır? Ulus nedir? Ulusların geleceği nedir? Kitabımda incelediğim dönemin solu, farklı yaklaşımlar sergiliyordu. Sosyalizmin, ulusal kimliklerin ve kültürlerin en yüksek ifadesini temsil ettiğini söyleyen Marksistler vardı, diğerleri ise sosyalizmin insanlığın artık uluslar arasında ayrım yapmayacağı post-ulusal bir dünyaya yol açacağını savunuyordu. Aynı parti içinde bile bu iki yaklaşım sıklıkla bir arada var oldu.

O zaman bazılarının sorduğu soru şuydu: Eğer ulus-sonrası, kozmopolit bir dünyada, birleşik bir insanlıkla yaşarsak, hangi dil konuşulacak? Elbette o dönemde Doğu Avrupa’da Ukraynaca, Litvanyaca veya Ermenice gibi diğer dilleri bir kenara bırakarak Rusça baskındı. Evrenselci bir bakış açısıyla ifade edilen milliyetçilik biçimleri ortaya çıktı. İnsanları ayırarak bir ulus inşa etmeyi öneren gerici milliyetçi talepler de vardı. Bu, bugün hâlâ yankılanan çok eski bir tartışmadır.

 - Ben de tam bunu soracaktım. Birçok büyük “soru” olmuştur: yurttaş, Yahudi, güneyli, siyah. Uluslararası sol; kimlikleri, milliyetçiliği ve “öteki”nin rolünü geniş çapta tartıştı. Ötekilikten bahsettiniz. Son zamanlarda yapılan bazı röportajlarda ortak kimlik duygusu, dışlayıcı olmayan kimlikler de fark ettim. Ötekilik, “öteki” ve azınlık kavramlarını geliştirebilir misiniz?

Azınlıkların, milliyetçiliğe meydan okuyan unsurlar olduğunu söyleyebilirim. Bir demokrasinin seviyesini ölçmek için bir tür gösterge işlevi gördükleri için önemlidirler. Azınlıklarına saygı duyan bir demokrasinin, ötekiliği reddeden ve kendisini demokratik değerlerle bağdaşmayan homojen ve monolitik bir yapı olarak gören bir demokrasinin aksine, gerçek bir demokrasi olduğuna inanıyorum. Azınlıklar genellikle bir iktidar sisteminin tüm çelişkilerini, belirsizliklerini ve olumsuz eğilimlerini ortaya çıkarır. Örneğin, merkezi devlet tarafından engellenen bir referandum ve ardından gelen baskı ile 2017’de yaşanan Katalan krizi (1 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Katalonya bağımsızlık referandumuna işaret ediyor; ç.n.) ve olası bir affa karşı yakın zamanda gerçekleşen eylemler, İspanya’daki geçiş sürecinden doğan demokrasinin çelişkilerini ortaya koymuştur.

Ancak azınlıklar hakkında konuşmak her zaman diyalektik bir yorum gerektirir çünkü çok uluslu bir devlet çerçevesinde, bir bağlamdaki azınlıklar olanlar başka bir bağlamda çoğunluk olabilir. Dahası, baskı karşısında hakları için mücadele eden ve bu mücadeleyi kazanan azınlıklar, kendi azınlıklarına karşı hoşgörüsüz hale gelebilirler. Dolayısıyla, Yahudi sorunuyla ilgili olarak, azınlıkların kültürel kimliğini damgalayabilecek asimilasyonun ilerleme olarak mı kabul edileceği, yoksa bağımsızlık, ulusal ve kültürel özerklik ya da federal bir devlet için mi mücadele edileceği sorusu ortaya çıkmıştır. Örneğin, çarların imparatorluğunda ya da Avusturya-Macaristan imparatorluğunda bu seçeneklerin hepsi geçerli olabilirdi.

- Şu anda Batı Avrupa’da Yahudi sorunu, örneğin Müslüman ya da Çingene sorunu gibi yeni sorunlara doğru mutasyona uğruyor olabilir mi?

Çingenelere karşı önyargılar ne yazık ki çok fazla tartışılmıyor. Belki İspanya’da diğer yerlere göre daha fazla. Milliyetçiliğin, özellikle de faşizmle simbiyotik bir ilişkisi olan sağ milliyetçiliğin 21. yüzyılda antisemitizmden İslamofobiye doğru bir metamorfoz geçirdiğini söylerken, İslam sorununun Avrupa’nın demokratik kimliğini tanımlayacağı bir prizma haline geleceğine işaret ediyorum.

Eğer radikal sağın yükselişiyle birlikte Avrupa’nın İslam’la bağdaşmayan Yahudi-Hıristiyan köklere sahip olduğu fikri onaylanırsa, bu, Avrupa’nın bir demokrasi olamayacağı anlamına gelecektir. Dolayısıyla Avrupa’nın çoğulcu demokratik bir çerçevede İslam’ı bileşenlerinden biri olarak entegre edebilmesi, sağlıklı bir demokrasi yaşayacağının göstergesidir.

Bugünlerde kitabı tekrar okurken, İberyalı bir okuyucunun 1492’den sonra modern dünyada bir Yahudi sorunu olmadığı için Yahudi’nin özgürleşmesi kavramını anlamayabileceğini fark ettim. Bu süreci daha iyi anlamak için Yahudi’nin özgürleşmesi meselesini biraz açıklayabilir misiniz diye merak ettim.

Yahudilerin özgürleşmesi, 18. yüzyılda Yahudilerin hukuki-siyasi özgürleşmesini, yani onlara haklar verilmesini talep eden Aydınlanma’nın bazı figürlerinin ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreçtir. Eş zamanlı olarak, Yahudi dünyası içinde de kendi kurtuluşlarını talep eden figürler ortaya çıktı. Bu, Yahudileri hoş görülen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan bir azınlıktan -imparatorluk vatandaşları için ortak olan bir dizi hakka erişim hakkına sahip olmadıkları için- tam vatandaşlara dönüştürmekle ilgiliydi.

Bu konu, vatandaşlığın yeniden tanımlanmasını içerdiği için büyük bir tartışma yarattı. Yani, bir Yahudi Fransız, Alman, İtalyan vs. vatandaşı mıdır, ki bu da dini vatandaşın hayatının özel bir yönüne indirgemek anlamına gelir, yoksa Yahudi, Musevi dinine mensup bir Fransız ya da Alman olarak değil de bir Yahudi vatandaşı olarak mı tanınır? Yahudi bir vatandaş olarak mı? Bu, o dönemde önemli bir tartışma konusuydu ve halen de öyle. Ancak Yahudi özgürleşmesinin anahtarı, bunun bir Yahudi kurtuluş mücadelesinden kaynaklanan bir fetih değil, daha ziyade yukarıdan gelen bir güç tarafından verilen bir fetih olmasıdır.

Yahudileri özgürleştiren, Yahudilerin çok marjinal bir rol oynadığı Fransız Devrimi olmuştur. Yahudilere vatandaşlık hakkı tanıyan Napolyon Savaşları’nın getirdiği değişiklikler ve daha sonra Almanya’nın birleşmesi de buna katkıda bulunmuştur. Bu durum, örneğin Haiti Devrimi ve kölelerin, köleliğin kaldırılması için verdikleri mücadele ile bağlantılı olan siyahların özgürleşmesi ile tezat oluşturmaktadır. Bunun pek çok anlamı vardır. Yahudiler, modern dünyanın tarihi boyunca, kendilerini özgürleştiren güce borçlu olduklarını düşünmüşlerdir.

Daha 20. yüzyılda, devrimci hareketlere katılan Yahudi devrimci figürünün ortaya çıkışı -sadece Yahudi değil, aynı zamanda evrensel- kendi özgürlüklerini fethetmemiş olmanın ayrıcalığına sahip olduğunun bilinciyle devam eder.

- Bunun bir sonucu olarak, evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki güncel tartışmalarda çeşitli akımlar veya fikirler ortaya çıkmıştır. Örneğin, Etienne Balibar’ın “eşitlik” teorisi, “çok evrensellik”ten bahseden sömürgecilik karşıtı teoriler ya da “isyancı evrenselcilik” kavramını savunan Asad Haider’in Misunderstood Identities adlı kitabı. Sizce evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki çelişkiyi ya da diyalektiği çözecek sol politik öneri ne olmalıdır?

Bu diyalektik, evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki çelişkinin üstesinden gelmeyi içerir. Tikelleri reddeden bir evrenselcilik zararlıdır ve evrensel bir perspektifin parçası olmayan bir tikelcilik de zararlıdır. Evrenselcilik, tikelliklerden ve çeşitlilikten oluşan bir bütünlüktür. Siyasetin özü de budur.

Bu açıdan Hannah Arendt’i pek çok açıdan eleştirel değerlendiriyorum ama siyasetin tanımı konusunda onun mirasını çok önemli buluyorum. Siyaset, farklı öznelerin bir arada varoluşunu ima eder; farklı özneler arasındaki etkileşimdir ve ötekilik ve çeşitlilik ilkesi siyasetin kurucusudur. Eğer siyaset homojen bir topluluğun yaratılması haline gelirse, bu siyasetin olumsuzlanmasıdır, yani faşizmin siyasetidir.

Mantıksal kategorilerden bahsetmişken, elitlerin kozmopolit vizyonu olan bir evrenselcilik ve aşağıdan bir evrenselcilik vardır, bu da başka bir evrenselcilik türüdür ve verimli bir evrenselciliktir. Bir devrimin başarısı olan çoğul bir toplum, barbar bir halkı eğitmek isteyen aydınlanmış bir elitin bulunduğu çoğul bir toplumdan çok daha iyi çalışır.

- Avrupa’da soldan gelen ancak aşırı sağın siyasi ve medya gündeminin büyük bir bölümünü paylaşan akımlar ortaya çıkıyor: dışlayıcı milliyetçilik, sınırlar, göçler, feminizm karşıtlığı ve çevrecilik karşıtlığı değişen derecelerde ve ölçülerde. Bunlar, önceki zamanların yankıları olabilir mi? Tarihin başka dönemlerinde de böyle bir sol var mıydı?

Bu gerici eğilimlerin tanınması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar solun tarihine ait. Periyodik olarak yeniden ortaya çıkan bir miras. Örneğin, Alman solu söz konusu olduğunda, bunlar Alman tarihinin gidişatıyla bağlantılıdır. Ancak benzer milliyetçi eğilimler Fransa’da da mevcuttur. Örneğin ulusal-cumhuriyetçilik bunlardan biridir. Ya da Fransız solunun bazı kesimleri peçeye karşı çıkıyor, yani Müslümanların hariç olduğunu açıklıyorlar, çünkü bu, Müslüman ötekiliğiyle bağdaşmayan bir Fransız kimliğini olumlamanın bir yolu. Ancak bu, Fransız solunun tamamının pozisyonu değildir. Bununla birlikte, bu eğilimler mevcuttur ve bunların tüm ülkelerde bulunduğuna inanıyorum.

- Peki bu akımlara karşı mücadele edilebileceğini düşünüyorsunuz?

Bunlarla ideolojik, entelektüel ve siyasi bir mücadele yoluyla yüzleşmek çok önemli. Irkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı bir mücadele örgütlendiğinde işler daha basit hale gelir. Oyunun kurallarını belirlemeden bunu yapamazsınız çünkü sorunlar çok özel çözümler gerektirir.

Nihayetinde bu, net pozisyonlar belirlemekle ilgilidir. Örneğin, yabancı kökenli Fransızların solun seçim listelerindeki konumu nedir? Ya da Müslüman olan Türk kökenli Almanların azınlıkta olduğu Almanya’da. Bazı partilerin bu konuları diğerlerinden daha iyi ele alması dikkat çekiyor. Örneğin, bazı ülkelerde Türk soyadlı ulusal liderler ve parlamenterler var. Yabancı düşmanlığına karşı mücadele elbette sağa karşı bir mücadeledir, ancak aynı zamanda sol içinde de bir mücadeledir.

- 1945’in Avrupa’da antisemitizm için bir dönüm noktası olduğu söylenebilir mi?

Antisemitizm hem Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde halen varlığını sürdürmekte ve sinagog katliamları ve terör eylemleri gibi şiddet eylemleriyle kanıtlanmaktadır. İslami terörizm güçlü bir şekilde antisemitiktir. Antisemitizmin milliyetçi muhafazakârlığın bir ekseninden başka bir şey olmadığına dair bir farkındalık oluşmuş olsa da, antisemitizmle mücadele solun siyasi gündeminin bir parçası olmaya devam etmektedir.

- Solda, genellikle Filistin’in ya da Filistinlilerin haklarının savunulmasıyla bağlantılı antisemitizm suçlamalarını gördük. Bunun Jeremy Corbyn gibi liderlere karşı nasıl kullanıldığını da gördük. Solun iç mücadelelerinde antisemitizmin bu şekilde kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Solun iç sorunlarını çözmek için antisemitizmin araçsallaştırıldığı aşikâr. Bir iç tartışmada rakibini antisemitizmle suçlamak, Avrupa’da oldukça alet edilen bir taktik. Antisemitizmin, özellikle de Siyonizm karşıtlığını küçümsemek ya da damgalamak için demagojik bir şekilde kullanılması ciddi bir sorundur.

Siyonizmi eleştirmeyen bir sol, özellikle de Siyonizmin Benjamin Netanyahu gibi figürlere ve yarı-faşist bir hükümete yansıdığı bir dönemde, sol olarak tanımlanmayı hak etmiyor demektir. Solun bu konuda net bir duruş sergilemesi ve bizi haksız yere suçlayan sağcı medya kampanyalarına boyun eğmemesi gerektiğine inanıyorum. Solun fazla “Yahudi hayranı” olmakla suçlandığı 20. yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarındakiler ile benzerlik gösteren bu yanlış fikirleri açıklığa kavuşturmak hayati önem taşımaktadır.

 

https://jacobinlat.com/2023/10/30/enzo-traverso-una-izquierda-que-no-critique-el-sionismo-no-es-izquierda/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.  

Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Merkez Komitesi, sözcü Abhay imzası ile yazılı bir açıklama yaparak Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu selamlarken Filistinliler için gerçek adaletin ve barışın ‘demokratik-laik Filistin ile mümkün olacağını’ belirtti.




İsrail işgalinin kaçınılmaz sonucu olan HAMAS'ın eşi benzeri görülmemiş saldırısını ve Filistin kurtuluş hareketinin özlemlerini selamlayın!

ABD emperyalizminin kukla yerleşimci devleti İsrail'in Gazze'ye yönelik devam eden acımasız hava saldırılarını durdurun!

Modi'nin brahmanik hindutva faşist Hindistan Hükümetinin İsrail yanlısı tutumunu şiddetle kınayın!

 

HKP (Maoist) Merkez Komitesi, İsrail'in Filistin’i işgalinin ve Filistin halkının kurtuluş özlemlerinin kaçınılmaz sonucu olan HAMAS’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik eşi benzeri görülmemiş roket saldırılarını selamlamaktadır.

HAMAS’ın saldırısını bahane eden azılı İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Gazze’yi dört bir yandan esir alarak gıda, elektrik, yakıt ve hatta ilaç tedarikini kesmiş ve ciddi bir insani krize yol açmıştır.

Gazze’ye 7 Ekim’den bu yana binlerce insanın öldüğü ve binlercesinin de sakat kaldığı sürekli hava saldırıları düzenlenmektedir. Hâlihazırda bir milyon insan evlerinden sürülmüş durumda. Gelen haberlere göre İsrail, Filistin halkına karşı daha büyük bir saldırı planlamaktadır. Partimiz, kukla yerleşimci devlet ve ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’in son üç gündür Gazze’ye yönelik acımasız hava saldırılarını şiddetle kınamakta ve durdurulmasını talep etmektedir.

ABD emperyalizmi, 7 Ekim’de HAMAS’ın saldırısını terörist bir saldırı olarak kınamakla kalmadı, aynı zamanda derhal askeri destek ilan etti ve kısa süre içinde vahşi saldırı köpeği İsrail’e silah ve diğer askeri teçhizat göndermeye başladı. ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’i destekleyen ortak bir açıklama yaptılar. Emperyalistlerin bu iğrenç eylemi, dünyanın mümkün olan her köşesinden kınanmalıdır.

Hindistan Başbakanı Modi, başta ABD olmak üzere emperyalist efendilerinin peşinden giderek utanmadan İsrail’e yönelik dayanışmasını ifade etmiştir. Modi’nin brahmanik hindutva faşisti Hindistan hükümetinin İsrail yanlısı tutumuna şiddetle karşı çıkıyoruz.

Partimiz, İsrail’in haksız savaşından ve HAMAS’ın haklı direnişinden, ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail devletinin sorumlu olduğunu, bunun sonucunda her iki taraftan da insanların hayatını kaybettiğini ancak Filistin halkının ağır kayıplar verdiğini ve yıkıma uğradığını düşünmektedir. İsrail, Gazze’ye yönelik saldırılarını derhal durdurmalı ve HAMAS’ın elindeki rehineleri güvenli bir şekilde serbest bırakılmalıdır.

İsrail devletinin 1948 yılında emperyalistler tarafından, özellikle de ABD ve İngiltere tarafından Filistin’de Yahudiler için bir vatan kurma bahanesiyle kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere kurulduğu tüm dünya tarafından bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ABD ve müttefiklerinin kontrolü altındaki Birleşmiş Milletler tarafından da tanınmaktadır. O zamandan beri Filistinliler için gerçek bir barış olmadı. İsrail, bugüne kadar Araplarla savaştı ve Filistin topraklarını sürekli işgal etti. Filistinliler o zamandan beri solun temsilcilerinden İslami güçlere, feodal güçlerden ulusal burjuvaziye kadar farklı bayraklar ve önderlik güçleri altında özgürlükleri için İsraillilerle mücadele ediyorlar. Gerilemeler, önderlik ihanetleri yaşadılar ama kendilerini toparlayıp tekrar savaşmaya başladılar.

Filistinliler için gerçek adalet ve barışın ancak İsrail devleti yıkıldığında ve tek ülke Filistin, demokratik laik Filistin olduğunda mümkün olacağı çok açıktır. Yahudiler de dâhil olmak üzere tüm Filistin halkının eşit haklarla bir arada yaşayabileceği ve gerçek özgürlüğün tadını çıkarabileceği bir yer kurulmalıdır. İsrail, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki en önemli ileri karakolu olduğu ve “Yahudilerin yurdunu” temsil etmediği için, emperyalizm yıkılmadan bu mümkün olmayacaktır.

Bunun için Filistin’in devrimci kitleleri, Marksizm-Leninizm-Maoizm biliminin rehberliğinde, işçi sınıfının öncüsünün önderliğinde uzun süreli bir halk savaşı yürütmek zorundadır. Bugün gerçekçi görünmese de, emperyalizm ve proleter devrim çağında, bir gün gelecek Filistin halkının kurtuluş mücadelesi bu hedefe mutlaka ulaşacaktır.

 Partimiz, Filistin halklarının haklı davası olan kurtuluş hareketine olan sarsılmaz desteğini bir kez daha teyit eder.

Merkez Komitemiz, tüm Marksist-Leninist-Maoist partileri, sol güçleri, demokratik ve ilerici örgütleri ve insanları, dünyanın her yerindeki ezilen milliyetleri Filistin halklarının kurtuluş hareketini desteklemeye çağırır.

Merkez Komitemiz ayrıca, tüm baskı ve sömürünün kökünün kazınabilmesi ve sosyalizm-komünizmin kurulması hedefine ulaşılabilmesi için yukarıda sayılan herkesi birleşmeye ve emperyalizmi ve onun tüm uşaklarını yenmeye davet eder.

 

Abhay

Sözcü

Merkez Komite

 

https://maoistroad.blogspot.com/2023/10/on-palestine-statement-communist-party.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

İsrail'in apartheid politikalarını ve aşırı sağcı hükümetini eleştiren Batılılar sıklıkla antisemitizmle suçlansa da, solcu ve sol-liberal İsrailliler yıllardır ülkenin faşizme sürüklenmesini yeriyor. Sosyal teorisyen ve çevirmen Alberto Toscano, Verso Books için kaleme aldığı yazısında faşizmin İsrail’in sömürgeci projesinin mantığına gömülü olduğunu savunuyor.


 

Batılı hükümetler tarafından yeşil ışık yakılan ve sayısız insan hakları hukuku uzmanı tarafından açık bir ‘soykırım niyeti’ taşıdığı ifade edilen İsrail Devleti’nin Hamas’ın 7 Ekim’deki El Aksa Tufanı saldırısına misillemesi de birçok çevrede faşizmden söz edilmesine neden oldu. Birzeit Üniversitesi Öğretim Üyeleri ve Çalışanlar Sendikası, yayımladığı ortak bildiride ‘sömürgeci faşizmden’ ve ‘yerleşimci Siyonist politikacıların siyasi çizgilerin ötesinde Araplara yönelik pornografik ölüm çağrılarından’ söz etti; İsrail Komünist Partisi (Maki) ve sol koalisyon Hadash, kendi deklarasyonlarında ‘keskin ve tehlikeli tırmanışın tüm sorumluluğunu faşist sağ hükümete yükledi’; bu esnada Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Gazze’ye yönelik saldırıyı iklim felaketi ve kapitalist kökleşmenin damgasını vurduğu ‘küresel 1933’te ‘hepimizi tek kullanımlık sayan ilk deney’ olarak tanımladı. Bu satırları alıntılamak bile, özellikle Boykot, El Koyma ve Yaptırımlar hareketi kisvesi altında İsrail apartheidına karşı barışçıl uluslararası dayanışma aktivizmini kısıtlama çabalarında önemli bir araç olarak hizmet eden IHRA’nın (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) antisemitizm tanımına muhtemelen ters düşmektedir.

Yine de son Netanyahu hükümetinde ve hatta genel olarak İsrail toplumunda yeni başlayan bir faşizmin tanınması, ana akım olmasa da, İsrail’deki kamusal söylemde kesinlikle öne çıkıyor gibi görünüyor, özellikle de İsrail Yüksek Mahkemesi’nin övünülen özerkliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan son yargı reformlarına karşı protestoların ardından. Hamas saldırısından dört gün önce Ha’aretz gazetesi ‘İsrail Neo-Faşizmi, İsraillileri ve Filistinlileri Tehdit Ediyor’ başlığı altında bir başyazı yayımladı. Bir ay önce 200 İsrailli lise öğrencisi, askere alınmayı reddettiklerini şu şekilde ilan etti: "Şu anda hükümetçe kontrol edilen bir grup faşist yerleşimciye hizmet edemeyeceğimize samimiyetle karar verdik.’ Mayıs ayında Ha’aretz’in bir başyazısında ‘altıncı Netanyahu hükümeti totaliter bir karikatür gibi görünmeye başladı. Totalitarizmle ilişkilendirilen neredeyse hiçbir hareket yok ki, aşırı uçtaki üyelerinden biri tarafından önerilmemiş ve kimin daha tam faşist olabileceğini görme yarışında, içerdiği diğer beceriksizler tarafından benimsenmemiş olsun’ derken, başyazarlarından biri de ‘İsrail faşist devrimi’ni, öldürücü ırkçılıktan zayıflığı hor görmeye, şiddet arzusundan anti-entelektüalizme kadar kontrol listesindeki tüm maddeleri işaretleyerek tanımladı.

Bu son polemikler ve öngörüler, çağdaş İsrail’de 'büyüyen faşizm ve erken Nazizm’e benzer bir ırkçılık’ olduğunu yazan ünlü aşırı sağ tarihçisi Ze’ev Sternhell ya da on yaşında Nazi Almanya’sından kaçan ve 2018’deki ölümünden kısa bir süre önce şunları söyleyen gazeteci ve barış aktivisti Uri Avnery gibi önde gelen entelektüeller tarafından öngörülmüştü:

“Filistinlilere karşı hayatın hemen her alanında uygulanan ayrımcılık, Nazi Almanya’sının ilk döneminde Yahudilere yapılan muameleyle karşılaştırılabilir. (İşgal altındaki topraklarda Filistinlilere uygulanan baskı, Münih ihanetinden sonra “himaye” altındaki Çeklere yapılan muameleye daha çok benzemektedir). Knesset’teki ırkçı yasa yağmuru, hâlihazırda kabul edilenler ve üzerinde çalışılanlar, Nazi rejiminin ilk günlerinde Reichstag tarafından kabul edilen yasalara büyük ölçüde benzemektedir. Bazı hahamlar, Arap dükkânlarının boykot edilmesi çağrısında bulunuyor. Tıpkı o zamanki gibi. ‘Araplara ölüm’ ('Judah verrecke'?) çağrısı futbol maçlarında düzenli olarak duyuluyor.”

Elbette bu yeni bir benzetme değil. Hannah Arendt ve Albert Einstein gibi isimler 1948’deki Deir Yassin katliamının ardından New York Times’a bir mektup yazarak Herut’u (Netanyahu’nun Likud partisinin selefi) ‘örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal çekiciliğiyle Nazi ve Faşist partilere benzeyen’ bir parti olarak kınamıştı.

Avnery ayrıca şu anki Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’i de 'iyi niyetli bir Yahudi faşist’ olarak nitelendirdi. Kendisini memnuniyetle ‘faşist homofobik’ olarak tanımlayan Smotrich, Filistinlilerin ulus olma umutlarını ‘ortadan kaldırmaya’ ve Nakba’yı tekrarlamaya yönelik kendi soykırım niyetinin teolojik temellerini ortaya koymuştur. Bir röportajında şöyle demiştir:

“Joshua ben Nun (İncil’deki peygamber) topraklara girdiğinde, orada yaşayanlara üç mesaj gönderdi: (yönetimimizi) kabul etmek isteyenler kabul edecek; ayrılmak isteyenler ayrılacak; savaşmak isteyenler savaşacak. Stratejisinin temeli şuydu: Biz buradayız, biz geldik, burası bizim. Şimdi de üç kapı açık olacak, dördüncü kapı yok. Gitmek isteyenlere -ve gidenler olacak- yardım edeceğim. Umutları ve vizyonları kalmadığında gidecekler. Tıpkı 1948’de yaptıkları gibi. (...) Gitmeyenler ya Yahudi devletinin yönetimini kabul edecekler-ki bu durumda kalabilirler-, gitmeyenlere gelince, onlarla savaşacağız ve onları yeneceğiz. [...] Ya onu vuracağım ya hapse atacağım ya da sınır dışı edeceğim.”

 İsrail Devleti'nin ilk yıllarında laik David Ben-Gurion için de ideolojik bir referans işlevi gördüğü için Yeşu Kitabı’ndan bahsedilmesi dikkate değerdir. Eski Ahit’teki yıkıma övgü, bugün de rahatsız edici bir şekilde yankılanmaktadır: “Yeşu tepelerdeki, güneydeki, vadilerdeki, pınarlardaki bütün ülkeyi ve krallarını vurdu; hiçbirini bırakmadı, İsrail'in Tanrısı Rab’bin buyurduğu gibi, soluk alan her şeyi yok etti. Yeşu onları Kadeş-Barnea’dan Gazze’ye kadar ezdi” (Yeşu 11:40-41).

Ancak Netanyahu'nun ‘vaftiz babası’ olduğu faşizm sadece köktendinci yerleşimcilere ve onların mülksüzleştirme stratejilerine (Smotrich’in yerleşimci STK’sı Regavim’in devletteki derin kolları ve Filistinlilerin toprak ve mülkiyet haklarına karşı yürüttüğü hukuk mücadelesi dâhil) indirgenemez; Aynı zamanda, Hindistan ve ABD’de olduğu gibi İsrail’de de, çökmekte olan metropol ‘elitlerine’ karşı ulusal-muhafazakâr seferberlikleri, kâr ve ayrıcalığın acımasızca savunulmasıyla birleştirmekten mutluluk duyan milyarderlerin ticari çıkarlarına ve yasama manevralarına sıkı sıkıya bağlıdır. İsrailli Holokost tarihçisi Daniel Blatman, yakın zamanda verdiği bir röportajda şu gözlemde bulunmuştur:

“İsrail Devleti'nin varlığını sürdürmesine yönelik en büyük tehdidin ne olduğunu biliyor musunuz? Likud değil. Bölgede başıboş dolaşan haydutlar bile değil. Kohelet Politika Forumu (ABD’li zengin bağışçılar tarafından desteklenen muhafazakâr, sağcı bir düşünce kuruluşuna atıf). İsrail tarafından benimsenmesi halinde onu bambaşka bir ülkeye dönüştürecek geniş bir sosyal ve siyasi manifesto oluşturuyorlar. İnsanlara ‘faşizm’ dediğinizde akıllarına sokaklarda dolaşan askerler geliyor. Hayır. Öyle görünmeyecek. Kapitalizm hâlâ varlığını sürdürecek. İnsanlar -eğer diğer ülkelere girmelerine izin verilirse- yurtdışına çıkabilecekler. İyi restoranlar olacak. Ancak bir insanın kendisini rejimin iyi niyeti dışında koruyan bir şey olduğunu hissetme yetisi -çünkü rejim uygun gördüğü şekilde onu koruyacak ya da korumayacak- artık olmayacak. İsrail toplumu mevcut hükümeti kabul etmeye hazırdı. Likud’un zaferi nedeniyle değil, en aşırı kanat herkesi peşinden sürüklediği için. Bir zamanlar aşırı sağ olan bugün merkezde. Bir zamanlar uçlarda olan fikirler meşru hale geldi. Alanı Holokost ve Nazizm olan bir tarihçi olarak bunu söylemek benim için zor ama bugün hükümette neo-Nazi bakanlar var. Bunu, ideolojik olarak saf ırkçı olan bakanları başka hiçbir yerde -ne Macaristan’da ne de Polonya’da- göremezsiniz.”

İçgörülerine rağmen bu pasaj, faşizmin yükselişine karşı liberal İsrail polemiklerinin neyi paranteze aldığını da acı bir şekilde gösteriyor. Yani Filistinliler. İsrail ve işgal altındaki Filistin’de askerler sokaklarda dolaşıyor. İsrail egemenliğindeki milyonlarca insan yurt dışına çıkamıyor. Ya da evlerine dönemiyor. Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibilerin hiç tereddüt etmeden dile getirdikleri ‘saf’ ırkçılık, sersem faşistler kadar kötü niyetli liberaller için de sömürgeci tahakkümü yapılandıran ve yeniden üreten ırkçılığın bir ürünüdür.

Bill Mullen ve Christopher Vials’ın gözlemlediği üzere, Siyah radikallerin ve Üçüncü Dünya anti-faşizminin yanı sıra yerli direnişinin uzun vadeli gelenekleri bize şunu öğretmiştir: “Irksal olarak liberal demokrasinin haklar sisteminin dışında kalanlar için ‘faşizm’ kelimesi her zaman uzak ve yabancı bir toplumsal düzeni çağrıştırmaz. George Padmore’un 1930’larda ‘dünyanın klasik faşist devleti’ olarak nitelendirdiği Güney Afrika gibi yerleşimci-sömürgeci ve ırksal faşist rejimlerde, Alman-Yahudi avukat Ernst Fraenkel’in anatomisini çıkardığı ‘ikili devlet’in bir versiyonuyla karşılaşıyoruz: egemen nüfus için ‘normatif devlet’ ve egemenlik altına alınanlar için ‘herhangi bir yasal güvence tarafından denetlenmeyen sınırsız keyfilik ve şiddet’ uygulayan bir ‘ayrıcalıklı devlet’. Angela Y. Davis'in 1970’lerin başında ABD nüfusunun geri kalanı için devlet ırkçı terörünün nelere gebe olduğuna atıfta bulunarak gösterdiği gibi, normatif ve ayrıcalıklı devlet arasındaki sınır geçirgendir.

Bu durum bugün İsrail’de, hükümet bakanlarının savaş bahanesini ‘ulusal morale zarar verebilecek ya da düşman propagandasına temel teşkil edebilecek bilgileri yaydıklarına inandıkları takdirde polise sivilleri tutuklama, evlerinden çıkarma ya da mallarına el koyma yetkisi veren düzenlemeleri teşvik etmek’ için kullanmalarıyla açıkça görülmektedir. Faslı Yahudi Marksist Abraham Serfaty’nin on yıllar önce Filistin’in kurtuluşu üzerine hapishane yazılarında analiz ettiği gibi, Siyonist yerleşimci-sömürgeci mülksüzleştirme, tahakküm ve yerinden etme projesinin merkezinde ‘faşist bir mantık’ vardır. Bu mantık liberaller tarafından reddedilse de, temel mekanizmaları tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece, her krizde yeniden ve şiddetle ortaya çıkmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İki devletli bir çözüm istediklerini iddia eden ancak bunu asla gerçekleştirmeye niyetli olmayanların ikiyüzlülüğüne karşı söylediklerinin de gösterdiği gibi, iktidardaki İsrail aşırı sağı sessiz olanı birçok şekilde çok yüksek sesle söylüyor. İşgalin ve Filistinlilere yönelik vahşetin normalleştirildiği ve tüm niyet ve amaçlar için bitmez tükenmez olarak görüldüğü bir zamanda, faşist yerleşimci ve dinci sağ, İsrail’i bir yerleşimci-sömürge projesi olarak imleyen yapısal şiddeti ve insanlıktan çıkarmayı onaylama ve kutlama noktasına geldi -liberallerin hafifletmeyi veya asgariye indirmeyi düşündüğü, ancak asla gerçek anlamda mücadele etmediği bir proje. Bugün pek çok başka bağlamda olduğu gibi İsrail’de de faşizmin yükselişi başlangıçta bir kırılma ya da istisna gibi görünebilir, ancak bu yükselişin kökleri, gerçek kurtuluşu asla desteklemeyecek olan sömürgeci liberalizm tarafından sağlanmaktadır.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/the-war-on-gaza-and-israel-s-fascism-debate adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi